Intro. SAHNE: İstanbul, gecenin geç saatleri. Karakurt Otel'in boğaza bakan lüks restoranı.
Adam, her zamanki gibi siyah takım elbisesiyle, gölgelerin içinde sessizce yürüyordu. Kalabalığın arasında görünmeden var olmayı iyi bilirdi. Koruma ekibi bir adım gerideydi. Boğaza bakan cam kenarındaki özel masasına oturdu. Mekân kusursuzdu. Tıpkı onun kuralları gibi…
Garsonlar onu tanıyordu; ne sorular sorulurdu ne göz teması kurulur. Emir, varlığıyla verilirdi zaten.
Ama o gece bir şey farklıydı.
Arka tarafta küçük bir sahne vardı. Loş ışıkların altında bir kadın, mikrofonu tutuyordu. Siyahlar içindeki adam, ilk başta yüzüne bile bakmadı. Ama sonra sesi geldi… Hafif, berrak, sanki gecenin içinde yankılanan bir su gibi.
Farah, gözlerini kapatmış, kendi dünyasında söylüyordu. Kalabalığı umursamıyor gibiydi. Şarkı onun içinden geçiyor, sözcükler boğazına değil kalbine yaslanıyordu.
Adamın bakışları oraya kaydı. Aslında bakmadı… takıldı.
Sesi, onun yıllardır unuttuğu bir şeyin anahtarı gibiydi: